
HER 5 KİŞİDEN BİRİ İŞ İÇİN ŞEHİR DEĞİŞTİRİYOR
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı İç Göç İstatistikleri’ne göre, Türkiye’de 488 bin 643 kişi iş bulmak, işe başlamak veya iş değişikliği nedeniyle farklı bir şehre taşındı. İller arası göç eden her 5 kişiden birinin iş gerekçesiyle yer değiştirmesi, istihdam olanaklarının şehirler arasındaki dağılımını yeniden gündeme taşıdı. Bu kapsamda NEFA Gençlik ve Ticaret Platformu, gençlerin farklı şehirlerdeki iş dünyasıyla bağlantı kurabilmesine, profesyonel çevrelerini geliştirmesine ve kariyer fırsatlarını daha yakından tanımasına yönelik çalışmalarını sürdürüyor…
Türkiye’de iş olanaklarına erişim, şehirler arası göçün önemli nedenlerinden biri olmaya devam ediyor. TÜİK verilerine göre, 2025 yılında toplam 2 milyon 475 bin 19 kişi iller arasında göç ederken, bunların 488 bin 643’ü iş ve tayin gerekçesiyle şehir değiştirdi. İş nedeniyle en fazla göç alan şehir 72 bin 141 kişiyle İstanbul olurken, Ankara 41 bin 313, İzmir ise 24 bin 665 kişiyle öne çıktı. Veriler, iş gücü hareketliliğinin büyükşehirlerde yoğunlaştığını ortaya koyarken, farklı şehirlerdeki istihdam fırsatlarına erişim ve profesyonel bağlantıların önemi de gündeme geliyor.
“GENÇLER İŞ FIRSATLARINA ULAŞMAK İÇİN ŞEHİR DEĞİŞTİRMEK ZORUNDA KALMAMALI”
İş nedeniyle yaşanan göç hareketliliğini değerlendiren NEFA Gençlik ve Ticaret Platformu Kurucusu ve Medar İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Konuralp Yılmaz, istihdam olanaklarının belirli şehirlerde yoğunlaşmasının gençlerin kariyer tercihlerini de etkilediğine dikkat çekti.
Yılmaz, “Bugün pek çok genç, eğitim aldığı veya yaşadığı şehirde kendisine uygun bir iş fırsatı bulamadığında başka bir şehre yöneliyor. Elbette şehir değiştirmek yeni deneyimler ve fırsatlar kazandırabilir. Ancak burada önemli olan, gençlerin yalnızca iş bulabilmek için yaşadıkları şehirden ayrılmak zorunda hissetmemesi. Türkiye’nin farklı şehirlerinde önemli bir genç nüfus ve girişimcilik potansiyeli bulunuyor. Bu potansiyelin iş dünyasıyla daha güçlü buluşması gerekiyor. Gençlerin bulundukları şehirlerde de farklı sektörleri tanıyabilmesi, iş insanlarıyla iletişim kurabilmesi ve kendilerine bir kariyer yolu çizebilmesi oldukça önemli” dedi.
“İŞ FIRSATLARINA ERİŞİMDE PROFESYONEL ÇEVRE ÖNEMLİ”
Gençlerin iş hayatına hazırlanırken yalnızca akademik bilgiyle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten Yılmaz, profesyonel ilişkilerin kariyer yolculuğundaki önemine değindi.
Yılmaz, “Bir gencin kariyerini şekillendiren unsurlardan biri de doğru insanlarla doğru zamanda tanışabilmesi. Bazen farklı bir sektörden iş insanıyla yapılan sohbet, hiç düşünülmeyen bir kariyer alanının kapısını açabiliyor. Ancak her gencin bu bağlantılara ulaşma imkânı aynı değil. Biz gençlerin iş dünyasını yalnızca büyükşehirlerde değil, bulundukları çevrede de yakından tanıyabilmesini önemsiyoruz. İş dünyasının deneyimini gençlerle paylaşması, onların seçeneklerini görmesini ve daha bilinçli kararlar almasını sağlayabilir” ifadelerini kullandı.
NEFA, GENÇLERLE İŞ DÜNYASI ARASINDA BAĞ KURUYOR
Gençlerin profesyonel hayata daha hazırlıklı adım atmasını amaçlayan NEFA Gençlik ve Ticaret Platformu, farklı sektörlerden girişimcileri, yöneticileri ve iş insanlarını gençlerle bir araya getiriyor. Düzenlediği buluşmalar, networking etkinlikleri ve deneyim paylaşımına dayalı organizasyonlarla gençlerin iş dünyasını yakından tanımasına, profesyonel ilişkiler geliştirmesine ve farklı kariyer seçeneklerini değerlendirmesine katkı sağlamayı hedefliyor.
İş dünyası ile gençler arasındaki iletişimin güçlendirilmesinin uzun vadede önemli kazanımlar sağlayacağını belirten Yılmaz, “Gençlerin kendi şehirlerinde de fırsatları görebilmesi, girişimcilik konusunda cesaret kazanması ve farklı sektörlerle bağlantı kurabilmesi gerekiyor. NEFA olarak gençlerle iş dünyasını aynı ortamda buluşturarak bu iletişimi güçlendirmeye çalışıyoruz. Amacımız yalnızca yeni tanışıklıklar oluşturmak değil, gençlerin kariyer yolculuklarında yararlanabilecekleri kalıcı bir iletişim ağına katkı sağlamak. Çünkü fırsatlara erişimin ilk adımı çoğu zaman doğru bağlantıları kurabilmekten geçiyor” diye konuştu.
Son 10 yılda sürdürülebilir teknolojilere 17 trilyon dolarlık yatırım yapıldı
Bain & Company’nin yayımladığı “Vizyoner CEO’lar İçin Sürdürülebilirlik Rehberi” raporunun 4. edisyonuna göre, özel sektör ve hükümetler son on yılda sürdürülebilir teknolojilere 17 trilyon dolarlık devasa bir yatırım gerçekleştirdi. Rapora göre 2015’ten bu yana takip edilen 37 sürdürülebilir teknolojiden yalnızca üçü tahminlerin üzerinde performans gösterirken, 29’u beklentilerin altında kaldı. Rapor, sürdürülebilirlik şirketler için rekabet avantajı yaratma ve yapay zekânın sunduğu fırsatlardan yararlanma açısından önemli bir dönüşüm fırsatı sunduğuna dikkat çekiyor.
Dünyanın önde gelen yönetim danışmanlığı şirketlerinden Bain & Company’nin “Vizyoner CEO’nun Sürdürülebilirlik Rehberi” raporunun dördüncü sayısına göre, özel şirketler ve hükümetler son 10 yılda sürdürülebilir teknolojilere 17 trilyon dolar gibi rekor düzeyde yatırım yaptı.
Ancak bu yatırımların sağladığı ilerleme her alanda aynı hızda gerçekleşmedi. Rapor, sürdürülebilirlik dönüşümünün giderek daha fazla farklılaşmanın yaşandığı yeni bir döneme girdiğine dikkat çekerken, bu ayrışmanın önümüzdeki 10 yılda daha da belirginleşebileceğine işaret ediyor. Raporda ayrıca şirketlerin bu yeni dönemi yönetebilmek için atabilecekleri adımlar ortaya konuluyor.
Rapora göre sürdürülebilirlik alanındaki yatırımlar 2025 yılında 2,4 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştı. Ancak yatırımların yüzde 90’ı yalnızca üç sektörde yoğunlaştı: yeşil enerji, binalar ve mobilite. Bu alanlarda sağlanan sermaye desteği, teknolojilerin ölçek kazanmasına ve maliyetlerin düşmesine yardımcı olurken, bu gelişmeler yeni yatırımları da beraberinde getirdi.
Buna karşılık, tarım, üretim ve malzemeler ve doğal sermaye sektörleri olmak üzere üç alanda yatırımların sınırlı kaldığı görülüyor. Küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 37’sinden sorumlu olan bu üç sektör, toplam sürdürülebilirlik yatırımlarının yüzde 10’undan daha azını aldı.
Rapora göre teknolojik gelişmelerde de benzer bir ayrışma yaşanıyor. Raporda Bain’in Yeşil Teknoloji Performans Endeksi (Green Technology Performance Index), 37 sürdürülebilir teknolojinin 2025 yılındaki gerçek kullanım düzeylerini, 10 yıl önce yapılan öngörülerle karşılaştırıldı.
Buna göre yalnızca güneş enerjisi, bataryalar ve elektrikli araçlar öngörülerin üzerinde bir performans sergiledi. Buna karşılık 29 teknoloji, 10 yıl önce yapılan tahminlerin gerisinde kaldı. Beklentilerin altında kalan teknolojilerde ise üç kritik unsurdan en az birinin yeterince devreye girmediği görülüyor: teknoloji, davranış ve politika.
Yapay zekâ destekli sürdürülebilirlik şirketlere benzersiz bir fırsat yaratıyor
Bain & Company Ortaklarından Armando Guastella konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Bugünün CEO’ları sürdürülebilirlikte yaşanan ayrışmayı bir başarısızlık değil, geleceğe doğru adımlar atma fırsatı olarak görmeli. Tüketiciler sürdürülebilirliği artık yalnızca çevresel bir kavramla sınırlamıyor; sağlık, dayanıklılık ve enerji verimliliği gibi kriterler öne çıkıyor. Yapay zekâ ise bu motivasyonları satın alma anında görünür kılarak karar süreçlerini kökten dönüştürüyor. Etiket okumak ya da uzun araştırmalar yapmak yerine, AI destekli uygulamalar saniyeler içinde doğru bilgiyi sunuyor. Bu dönüşüm, şirketlere benzersiz bir fırsat yaratıyor: tüketicinin gerçek motivasyonunu anlayıp enerji tasarrufu ve sürdürülebilirlik boyutunu öne çıkaran markalar hem çevresel fayda sağlayacak hem de rekabette kalıcı avantaj elde edecek.”
Çevresel endişeler sürdürülebilirlik konusunda şüpheci tüketicilerin de alışkanlıklarını değiştiriyor
Çevre konusundaki endişeler üç yılın ardından ilk kez yeniden yükseldi. Bain’in ABD, Birleşik Krallık, İtalya, Brezilya ve Endonezya’da 7.500 tüketiciyle gerçekleştirdiği araştırmaya göre, tüketicilerin yüzde 85’i çevresel sürdürülebilirlik konusunda endişeli olduğunu belirtiyor. Bu oran geçen yıl yüzde 79 seviyesindeydi.
Aşırı hava olaylarına maruz kalma, sıcak hava dalgaları, seller ve orman yangınları başta olmak üzere tüketicilerin en büyük çevresel endişesi olmaya devam ediyor. Endişe düzeyi özellikle genç tüketiciler ve hızlı büyüyen pazarlarda yaşayan tüketiciler arasında daha yüksek.
Bain’in araştırması, tüketicilerin daha sürdürülebilir bir yaşam biçimine yöneldiğini de ortaya koyuyor. Sürdürülebilir alışkanlıkların benimsenme oranı tüm kategorilerde yıllık bazda artmaya devam ediyor. Katılımcıların yüzde 83’ü üç veya daha fazla sürdürülebilir yaşam alışkanlığını benimsediğini belirtirken, bu oran 2023 yılında yüzde 73 seviyesindeydi.
Sürdürülebilirliğe önem vermediğini belirten tüketiciler arasında dahi üç veya daha fazla sürdürülebilir alışkanlığı benimseyenlerin oranı yüzde 35’ten yaklaşık yüzde 50’ye yükseldi. Ancak bu davranışların temel motivasyonu çoğu zaman çevresel kaygılar değil. Tüketiciler sürdürülebilir davranışlar sergilerken bunu çoğunlukla ekonomik fayda, sağlık veya dayanıklılık gibi nedenlerle açıklıyor. Bu durum, bireylerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki farkı ifade eden “söyle-yap açığı”nın tüketici tarafındaki karşılığını ortaya koyuyor.
Tüketiciler sürdürülebilir bir ürün için ortalama yüzde 18 daha fazla ödeme yapmaya hazır. Ürünün aynı zamanda sağlık açısından bir fayda sunması durumunda bu oran yüzde 24’e çıkıyor. Tüketicilerin yarısından fazlası ise yerel işletmeleri desteklemek ve tedarik güvenliğini güçlendirmek amacıyla eskisinden daha fazla yerel alışveriş yaptığını belirtiyor.
Yapay zekâ tüketici kararlarını dönüştürüyor
Yapay zekâ, tüketicilerin ürünleri araştırma, karşılaştırma ve satın alma biçimlerini yeniden şekillendiriyor. Tüketiciler sağlık, beslenme ve sürdürülebilirlik gibi konularda giderek daha fazla AI araçlarına ve ürün bilgi uygulamalarına başvuruyor. Bain Consumer Lab araştırmasına göre, AI kullanan tüketicilerin %48’i daha sürdürülebilir yaşamak için bu araçlardan yararlanırken, alışveriş sırasında %43’ü daha sağlıklı, %38’i ise daha çevre dostu ürünleri belirlemek için AI kullanıyor. Sürdürülebilirlikte tüketicilerin karar vermekte zorlanması bu dönüşümü daha önemli hale getiriyor; araştırmaya göre tüketicilerin %68’i daha düşük karbonlu ürünü doğru belirleyemiyor. Bu nedenle şirketlerin sürdürülebilirlik bilgilerini ürün ve marka bazında, açık ve AI tarafından erişilebilir şekilde uygulamalar üzerinden sunması giderek önem kazanıyor.
İklim değişiklikleri şirketler için giderek daha önemli hale geliyor
Son dönemde yaşanan aşırı hava olayları, şirketler açısından dayanıklılığın önemini de ortaya koyuyor. İklim değişikliğinden kaynaklanan afetler yüzünden kayıplar her yıl yüzde 5-7 oranında artarken, toplam kayıplar ile sigorta kapsamındaki kayıplar arasındaki fark da yüksek seviyesini koruyor.
Bain’in araştırması, iklim kaynaklı aksaklıkların tüm şirketleri aynı şekilde etkilemeyeceğine işaret ediyor. İklim kaynaklı risklerin artmasıyla birlikte, bu konuda daha duyarlı olan şirketlere doğru bir değer kayması yaşanabilir. Bu şirketler daha yüksek pazar payı ve daha güçlü gelir artışı elde etme fırsatına sahip olabilir.
Bain, 12 sektörde yaklaşık 150 bin varlığı analiz ederek, tüm varlıkların dayanıklılığın görece düşük ek maliyetlerle güçlendirilebileceği belirli fırsat dönemlerine sahip olduğunu ortaya koydu. Ancak bu fırsatların sıklığı sektörlere göre önemli ölçüde değişiyor.
Örneğin güneş enerjisi şirketleri, yeni tesisleri en başından itibaren dayanıklılık unsurlarını dikkate alarak tasarlayabiliyor ve daha sık yenileme fırsatına sahip oluyor. Buna karşılık çelik ve çimento gibi daha köklü ve sermaye yoğun sektörlerde yenileme fırsatları yalnızca 25-35 yılda bir ortaya çıkıyor. Bu nedenle doğru zamanda alınmayan kararlar, onlarca yıl sürebilecek yapısal kilitlenmelere yol açabiliyor.
İklim ve enerji dönüşümü maliyet değil, stratejik fırsat alanı
Bain & Company Ortaklarından Onur Candar raporla ilgili değerlendirmesinde şunları söyledi: “İklim değişikliği artık yalnızca uzun vadeli bir sürdürülebilirlik gündemi değil; enerji arzı, maliyetler, tedarik zincirleri ve operasyonel dayanıklılık açısından doğrudan yönetilmesi gereken bir iş konusu. Güneş, batarya ve elektrikli araçlar gibi bazı teknolojiler enerji dönüşümünde beklentilerin üzerinde ilerlerken, dönüşümün tüm alanlarında aynı ivmeyi görmek mümkün değil. Bu nedenle şirketlerin tek bir teknoloji veya senaryoya odaklanmak yerine enerji dönüşümünün hızını ve iklim risklerinin iş modelleri üzerindeki etkisini birlikte değerlendirmesi gerekiyor. Özellikle enerji yoğun sektörlerde yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve dayanıklı altyapıya yapılacak yatırımlar; yalnızca emisyonları azaltmak değil, rekabet gücünü ve iş sürekliliğini korumak açısından da önem taşıyor. Önümüzdeki dönemde fark yaratacak olan, iklim ve enerji dönüşümünü yalnızca yönetilmesi gereken bir maliyet değil, doğru yatırımlar ve zamanında aksiyonlarla daha dayanıklı, rekabetçi ve geleceğe hazır iş modelleri geliştirme fırsatı olarak görebilmek olacak.”
Sürdürülebilir yapay zekâda üç temel ayrışma: Yöneticiler ve tüketiciler, öncüler ve geride kalanlar, iş dünyası ve sürdürülebilirlik liderleri
Bain raporunun ortaya koyduğu en önemli algı farklılıklarından biri, yapay zekânın enerji tüketimi üzerindeki etkisine ilişkin. Yöneticiler yapay zekânın enerji kullanımını gerçekte olduğundan 16 kat daha yüksek tahmin ederken, tüketicilerin tahmini yaklaşık 30 kat daha yüksek.
Bain’in 400 üst düzey profesyonelle gerçekleştirdiği araştırmaya göre yöneticiler, yapay zekânın üç yıl içinde küresel enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 11’ini oluşturmasını bekliyor. Tüketiciler ise bu oranın yüzde 19 olacağını öngörüyor.
Buna karşılık Bain’in özel IntersectSM iklim-ekonomi modellemesi, yapay zekânın küresel enerji tüketimindeki payının çok daha düşük, yaklaşık yüzde 0,7 seviyesinde olacağını öngörüyor.
Tahminler gerçeğin üzerinde olsa da tüketicilerin endişeleri gerçek davranış değişikliklerine yol açıyor. Bain’in araştırmasına katılan tüketicilerin yaklaşık üçte ikisi, yapay zekânın enerji etkisine ilişkin endişeleri nedeniyle somut adımlar attığını belirtiyor. Bu adımlar arasında paylaştıkları bilgileri sınırlamak, farklı platformlara geçmek, bazı araçları kullanmayı bırakmak veya endişelerini kamuoyuyla paylaşmak yer alıyor.
Şirketler de farklılaşan gruplara ayrılıyor. Yapay zekâ ve sürdürülebilirlik alanlarında en yüksek olgunluk ve benimseme düzeyine sahip öncü şirketlerin (shapers) yüzde 90’ı, yapay zekâyı sürdürülebilirlik hedeflerini ilerletmek için önemli bir fırsat olarak görüyor. Geride kalan şirketlerde (laggards) ise bu oran geçen yıl yüzde 57 iken bu yıl yüzde 41’e geriledi.
Deneyim de bu ayrışmayı güçlendiriyor. Öncü şirketler, Bain araştırmasında incelenen sürdürülebilir yapay zekâ kullanım alanlarının yüzde 86’sını aktif olarak hayata geçirmiş durumda. Bu uygulamalar, şirketlerin somut sonuçlar görmesini sağlıyor. Daha az başarılı uygulamaya sahip şirketlerde ise teknolojinin potansiyeli tam olarak ortaya çıkmadan yapay zekâya yönelik güvenin azalması riski bulunuyor.
Şirketlerin içinde de farklı öncelikler bulunuyor
Şirketler içinde de sürdürülebilir yapay zekâ konusunda farklı önceliklere sahip iki grup ortaya çıkıyor. Sürdürülebilirlik yöneticileri sürdürülebilir yapay zekâ için iş gerekçesini oluştururken, iş kararlarını veren liderler ve genel müdürler yatırımların ölçeklendirilmesine odaklanıyor. Ancak iki grubun öncelikleri aynı değil.
Sürdürülebilir yapay zekâ yatırımları değerlendirilirken C-seviye yöneticiler ve genel müdürler finansal getiriyi ilk sıraya koyuyor. Sürdürülebilirlik profesyonelleri ise mevzuata uyum ve risk yönetimini önceliklendirirken finansal getiriyi dördüncü sırada değerlendiriyor.
Başka bir ifadeyle, sürdürülebilir yapay zekânın şirket içindeki iş gerekçesi, yatırımların değerlendirilmesi ve finansman kararları üzerindeki etkisi üzerinden ölçeklendiriliyor.
Sürdürülebilirlik dönüşümünde farklı hızlar öne çıkıyo
Bain & Company’nin bulguları, sürdürülebilirlik dönüşümünün geri çekilmediğini, ancak tüm alanlarda aynı hızla ilerlemediğini ortaya koyuyor. Rapor yatırım, teknoloji, şirketlerin aksiyonları ve tüketici davranışlarının birbirinden farklı hızlarda ilerlediğine işaret ediyor.
Değer yaratma açısından daha iyi konumlanabilecek şirketler; bu farklılıkları anlayan, kanıtlanmış fırsatları ölçeklendiren, teknoloji, politika veya davranış alanlarında yeni bir hızlanmanın ortaya çıkabileceği noktaları önceden gören ve halihazırda etkisini göstermeye başlayan aksaklıklara karşı dayanıklılık geliştiren şirketler olacak.
Raporun “Enerji Dönüşümü Asya’dan Geçiyor” başlıklı bölümünde Asya’nın enerji dönüşümündeki dönüşüm, rekabet, tedarik ve yatırımlara nasıl yön verdiği konularına değinilirken; “Sürdürülebilirlik İçin Yeni Yatırım Rehberi” başlıklı bölümünde de, yoğunlaşmış mülkiyet yapısının karbonsuzlaşma uygulamalarında sağladığı avantaj ile iklim riskleri ve politika alanındaki gelişmelerin sürdürülebilirlik yatırımcıları açısından nasıl farklılaşma yaratabileceği konusu ele alınıyor.
BCG: Avrupa Otomotiv Satış Sonrası Pazarında Büyüme 2035’e Kadar %1,7’ye Gerileyecek
Avrupa otomotiv satış sonrası pazarı 2035’te 116 milyar avroya ulaşacak ancak araç parkındaki büyümenin yavaşlaması ve elektrikli araçların daha az rutin bakım gerektirmesiyle rekabet hacimden değere kayacak. Daha karmaşık onarımlar öne çıkarken, veri ve yapay zekâ müşteri ilişkilerinde yeni ayrışma noktası olacak.
Boston Consulting Group’un (BCG) yeni araştırmasına göre, 2021-2025 döneminde yıllık %4,7 büyüyen satış sonrası pazarın yıllık bileşik büyüme oranının 2035’e kadar %1,7’ye gerilemesi bekleniyor. Buna rağmen pazarın büyüklüğü 2025’teki 99 milyar avro seviyesinden 2035’te 116 milyar avroya ulaşacak.
Bu dönemde büyümenin kaynağı da değişecek. Geçmişte yollardaki araç sayısının artması satış sonrası pazarını doğrudan büyütürken, önümüzdeki dönemde araç parkındaki büyümenin yavaşlaması ve elektrikli araçlara geçiş bu modeli değiştirecek. Daha az rutin bakım ihtiyacına karşılık, karmaşık parçalar ve yeni onarım kategorileri servis başına yaratılan değeri artıracak.
BCG’nin araştırması aynı zamanda Avrupa araç parkının yaşlanmaya devam edeceğine işaret ediyor. 2021’de yollardaki araçların %23’ü 16 yaşından büyükken, bu oranın 2035’te üçte birin üzerine çıkması bekleniyor. Böylece elektrikli araçların daha düşük rutin bakım ihtiyacı ile yaşlanan araç parkının bakım ve onarım talebi, pazarı farklı yönlerde etkileyen iki önemli dinamik olacak.
BCG Türkiye’den Aykan Gökbulut: “Pazar, yapay zeka ve katma değerli hizmet odaklı döneme geçiyor”
BCG Kıdemli Yönetici Ortağı Aykan Gökbulut‘un Mobility Vision 2040 kapsamında yaptığı değerlendirmelere göre otomotiv satış sonrası hizmetler sektöründe önümüzdeki 10-15 yılda önemli bir dönüşüm yaşanacak. Ancak bu dönüşümün hızı, özellikle elektrikli araçlar ve yapay zekânın etkisi açısından, bugün öngörülenden daha sınırlı olabilir. Çünkü mevcut araç parkı uzun yıllar yollarda olmaya devam edecek. Avrupa’da araçların ortalama yaşı 12 yılı aşmış durumda ve 2030’lu yıllarda 16 yaşın üzerindeki araçların toplam park içindeki payının üçte biri geçmesi bekleniyor. Dolayısıyla sektör, geleneksel araçların bakım ve onarım ihtiyaçlarını karşılamaya devam ederken yeni nesil araçların gerektirdiği teknolojilere de uyum sağlamak zorunda kalacak.
Gökbulut: “Araçlar artık yılda ortalama 3 bin kilometre daha az yol yapıyor. Otonomideki gelişmeler kaza riski ve onarım ihtiyacını azaltıyor. Elektrikli araç parçaları daha yüksek maliyetli olsa da servis ihtiyaçları daha düşük.”
Gökbulut ayrıca, pazarın nominal olarak büyümeye devam edeceğini ancak araçların daha az kullanılması, gelişen otonomi sayesinde kaza risklerinin azalması, elektrikli araçların daha düşük bakım ihtiyacı ve teknolojik gelişmeler nedeniyle hizmet hacmi azalacağının altını çizdi. 2020’lere kadar olan dönemde bir araç senede 13.000 kilometre yol yaparken, bugün artık ortalama 10.000 kilometre yol yapıyor Bu durum sektör üzerinde kârlılık ve verimlilik baskısı yaratırken dijitalleşme, öngörücü bakım ve yeni hizmet modelleri açısından da fırsatlar sunacak. Gökbulut’a göre yapay zekânın bugünkü etkisi henüz sınırlı olsa da önümüzdeki 10 yılda fiyatlandırmadan müşteri deneyimine, arıza tespitinden operasyonel verimliliğe kadar pek çok alanda köklü değişiklikler yaratacak. Bu dönüşümde başarılı olacak şirketler, eski ve yeni teknolojileri birlikte yönetebilen ve yapay zekâyı somut iş sonuçlarına dönüştürebilenler olacak.
Elektrikli Araçlar Yeni Onarım Kategorileri Yaratacak
Tam elektrikli araçların (BEV) Avrupa yollarındaki payının bugünkü yaklaşık %4 seviyesinden 2035’te %26’ya yükselmesi bekleniyor. Elektrifikasyonun 2035’e kadar satış sonrası pazarın yıllık büyümesine yaklaşık 0,7 puanlık negatif etkide bulunması öngörülürken, yüksek voltaj sistemleri ve termal yönetim gibi daha karmaşık ve yüksek değerli yeni onarım kategorileri büyüme fırsatları yaratacak.
Elektrikli araç penetrasyonunun daha yüksek olduğu Kuzey ve Batı Avrupa’da servis ve bakım hacimlerindeki baskının 2030 sonrasında daha erken hissedilmesi beklenirken, Güney ve Doğu Avrupa’daki dönüşümün daha yavaş ilerleyeceği öngörülüyor.
Filo ve Sigorta Şirketlerinin Pazardaki Etkisi Artacak
Değişen araç sahipliği modeli, müşteriye erişimi de yeniden şekillendirecek. Filo mülkiyetindeki araçların payının 2021’deki %8 seviyesinden 2035’te %20’ye yükselmesi bekleniyor. Sigorta şirketlerinin halihazırda kaza onarımlarının yaklaşık %70’ini yönlendirmesiyle birlikte bu değişim, bağımsız tamirhanelerin müşteriye doğrudan erişimi ve kârlılığı üzerinde daha fazla baskı yaratabilecek.
Dijital Platformlar Geleneksel Değer Zincirini Dönüştürecek
Çevrim içi platformlar, parça tedarikçileri ile tamirhaneler arasında doğrudan bağlantılar kurarak geleneksel dağıtım modelini değiştiriyor. Teknik veri ve dijital araçlardan yararlanan bu platformlar, tamirhanelerin farklı tedarikçilerden daha uygun maliyetli parçaları bulmasını kolaylaştırıyor.
Bu gelişmeler karşısında geleneksel distribütörlerin dijital platformlar, düşük maliyetli oyuncular ve üreticilerin kendi servis ekosistemlerinden gelen rekabete karşı konumlarını yeniden tanımlamaları gerekecek.
Yapay Zekâ ve Veri Yeni Rekabet Alanı Olacak
Yapay zekâ ve veri analitiği, arıza tespitinden müşteri ilişkilerine kadar satış sonrası hizmetlerin birçok alanını dönüştürecek. Uzaktan arıza teşhisi, önleyici bakım, servis süreçlerinin otomasyonu, kişiselleştirilmiş müşteri önerileri, talep tahmini ve teknisyen planlaması gibi uygulamalar daha önemli hale gelecek. BCG’ye göre satış sonrası pazar oyuncularının rekabet gücü giderek yalnızca servis ettikleri araç sayısına değil, veriyi ve yapay zekâyı kullanarak müşterileriyle ne kadar güçlü ve sürekli bir ilişki kurabildiklerine de bağlı olacak.
AB’nin ömrünü tamamlamış araçlar ve bataryalara yönelik düzenlemelerindeki değişiklikler de parça tedarikçileri ve servisler için yeni uyum gereklilikleri yaratıyor. Bu ortamda oyuncuların teknik yetkinliklerinin yanı sıra veri, dijital hizmetler ve müşteri deneyimi alanlarındaki kabiliyetlerini geliştirmeleri önem kazanıyor.
Dijital Yaşamın Yeşil Yüzü: Z Kuşağı Teknolojinin Geleceğinden Ne Bekliyor?
Uluslararası Elektronik Atık Günü kapsamında Kaspersky, Z kuşağının davranışlarındaki dikkat çekici bir tezatı mercek altına alıyor: Dijital teknolojileri en yoğun kullanan Z kuşağı, aynı zamanda teknolojinin çevre üzerindeki etkilerine dair farkındalıkta da başı çekiyor. Kaspersky’nin kurum içi pazar araştırma merkezi tarafından gerçekleştirilen yeni araştırma, Z kuşağı katılımcılarının beşte birinin dijital altyapının çevreye verdiği zararı gelecek nesiller için ciddi bir risk olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Araştırmaya katılan her 10 Z kuşağı temsilcisinden yaklaşık 6’sı (%59) dijital ortamda kendini yetkin ve güvende hissettiğini belirtiyor. Bununla birlikte Z kuşağı; cihaz üretimi ve yenilenmesi için harcanan doğal kaynaklardan, hacmi katlanarak büyüyen verinin depolanması, işlenmesi ve iletilmesi için gereken altyapılara kadar dijital yaşam tarzının beraberinde getirdiği çevresel maliyetin de oldukça bilincinde.
Kaspersky’nin verilerine göre, Z kuşağı katılımcılarının %20’si dijital altyapı kaynaklı çevresel zararları gelecek kuşaklar için bir risk unsuru olarak nitelendiriyor. Bu oran, dünya çapında araştırmaya dahil edilen tüm nesiller arasındaki en yüksek seviyeye işaret ediyor. Benzer şekilde, küresel ölçekte aşırı tüketim ve artan atık miktarı genel katılımcıların %19’u için bir endişe konusuyken, Z kuşağında bu oran %22’ye çıkıyor.
Öte yandan Z kuşağının bir bölümü yeşil veri merkezlerinin de farkında; katılımcıların %11’i bu merkezleri geleceğe dönük umut verici bir trend olarak tanımlıyor.
Z Kuşağı Yeşil Teknolojide Yeni Bir Dalgaya Öncülük Edebilir mi?
Araştırma sonuçları, Z kuşağının beklentilerinin teknoloji sektörünün geleceğini nasıl şekillendirebileceğine dair önemli bir soruyu gündeme taşıyor. Bu kuşağın tüketici, çalışan ve nihayetinde karar verici rollerinde ağırlığını giderek artırması, dijital teknolojilerin çevresel etkilerine yönelik farkındalığın daha sürdürülebilir çözümlere olan talebi güçlendirmesini sağlayabilir. Yaşanan bu zihniyet değişimi, teknoloji sektörünü özellikle şu alanlara odaklanmaya yöneltebilir:
Dijital altyapının enerji verimliliğini artırmak: Bulut bilişim, yapay zekâ ve veri yoğun diğer teknolojilere talep hızla büyürken, bilgi işlem kaynaklarının optimize edilmesi ile veri merkezleri ve ağların enerji verimliliğinin yükseltilmesi, genişleyen dijital hizmetlerin çevresel ayak izini sınırlandırmaya yardımcı olabilir.
Teknoloji üretiminin çevreye etkisini azaltmak: Dijital cihaz ve altyapı üretiminde kullanılan malzemelere, ham maddelere ve üretim süreçlerine daha fazla hassasiyet gösterilmesi; tedarik zincirlerinin daha sorumlu yürütülmesini, kaynak tasarruflu üretimi ve teknik olarak mümkün olan her alanda geri dönüştürülmüş malzeme kullanımını teşvik edebilir.
Dijital cihazların kullanım ömrünü uzatmak: Cihazları daha dayanıklı ve tamiri kolay hale getirmek, mevcut donanımların daha uzun süre kullanılmasını desteklemek ve sorumlu geri dönüşüm bilincini yaygınlaştırmak; hem elektronik atık miktarını hem de sık cihaz değişiminin getirdiği çevresel yükü hafifletebilir.
Kaspersky’nin sürdürülebilirlik yaklaşımı da çevresel etkinin sorumlu teknoloji geliştirmenin bir parçası olarak ele alınmasına yönelik daha geniş kapsamlı dönüşümü yansıtıyor. Şirket, kaynakların daha verimli yönetilmesi, elektronik atıkların sorumlu biçimde ele alınması ve daha sürdürülebilir iş uygulamalarını destekleyen girişimler aracılığıyla faaliyetlerinin çevresel etkisini azaltmaya odaklanıyor. Kaspersky, siber güvenliğin çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlayabileceğini de kabul ediyor. Şirketin teknolojileri, cihazları ve sistemleri kripto madenciliği amacıyla kullanılan zararlı yazılımlar gibi tehditlere karşı koruyarak gereksiz enerji tüketiminin ve buna bağlı karbon emisyonlarının önlenmesine de yardımcı olabiliyor. Daha fazla bilgi için Kaspersky’nin güncel ESG raporunu inceleyebilirsiniz.
Kaspersky ESG ve Sürdürülebilirlik Başkanı Maria Losyukova konuyla ilgili şunları söylüyor: “Dijital teknolojilerle çevrili bir ortamda büyüyen kuşağın, dijital dünyanın çevresel maliyetini de en fazla fark eden kuşak olması dikkat çekici. Z kuşağının beklentileri, daha çevreci teknolojilere geçişi tek başına yönlendireceği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte bu beklentiler, gelecekte giderek daha belirleyici bir rol oynayabilir. Teknoloji sektörü açısından bu durum, inovasyonu yalnızca performans ve güvenlik üzerinden değerlendirmememiz gerektiğini hatırlatıyor. Kaynakları ne kadar verimli kullandığımızı ve geliştirdiğimiz teknolojilerin kullanım ömrünü nasıl yönettiğimizi de göz önünde bulundurmalıyız.”
*Araştırma, Kaspersky’nin pazar araştırma merkezi tarafından 2026 yılında gerçekleştirilmiştir. Ankete 18 ülkeden (Almanya, Brezilya, Çin, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Hindistan, Kolombiya, Malezya, Meksika, Mısır, Rusya, Suudi Arabistan, Tayland, Türkiye, Vietnam, İspanya, İtalya) toplam 7.200 katılımcı dahil edilmiştir.
Şirketlerin En Kritik Güvenlik Açığı Yönetici Hesaplarında Saklı
Yönetici Hesaplarını Korumak İçin Şirketlerin Alması Gereken 5 Kritik Önlem
Global siber güvenlik lideri Bitdefender, şirketlerin tüm BT altyapısına erişim sağlayan yönetici hesaplarının siber güvenlikte en kritik noktalardan biri olduğuna dikkat çekiyor. Bu hesapların yanlış ellere geçmesi halinde tek bir kişinin sunuculara, kullanıcı hesaplarına ve iş sürekliliğine doğrudan zarar verebildiğini belirten Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, şirketlerin yönetici hesaplarını korumak için alması gereken 5 kritik önlemi paylaşıyor.
Yönetici hesapları şirketlerin sunucularına, kullanıcı hesaplarına, güvenlik ayarlarına ve yedekleme sistemlerine tek noktadan erişim sağlıyor. Bu nedenle bir yönetici hesabının kontrolü, şirketin tüm dijital altyapısının kontrolü anlamına gelebiliyor. Riskin kaynağı farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Saldırganlar oltalama yoluyla bir sistem yöneticisinin şifresini ele geçirebiliyor, işten ayrılan bir çalışanın kapatılmayan hesabı açık bir kapı olarak kalabiliyor ya da yetkili bir kullanıcı sahip olduğu erişimi kötüye kullanabiliyor. Üç durumda da sonuç aynı oluyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın kısa süre önce açıkladığı bir davada, bir şirketin altyapı mühendisi yönetici yetkilerini kullanarak yüzlerce sunucu ve binlerce bilgisayara erişimi engellemeyi planlamış ve şirketten yaklaşık 750 bin dolar talep etmişti. Bu noktada Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, yönetici hesaplarının şirketlerin güvenlik stratejisinde ayrı bir öncelik olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor.
“Yönetici Hesabını Ele Geçiren, Şirketin Anahtarını Ele Geçirir”
Yönetici hesaplarına yönelik risklerin çoğu zaman göz ardı edildiğini belirten Bitdefender Türkiye Distribütörü Laykon Bilişim Operasyon Direktörü Alev Akkoyunlu, “Şirketler güvenlik yatırımlarının büyük bölümünü dışarıdan gelecek saldırıları durdurmaya ayırıyor Oysa yetkili bir hesapla sisteme giren biri için bu savunmaların önemli bir kısmı devre dışı kalıyor. Son dönemde gördüğümüz vakalarda dikkat çeken nokta, saldırganların çoğu zaman zararlı yazılıma bile ihtiyaç duymaması. Uzak masaüstü bağlantıları ve zamanlanmış görevler gibi şirketin kendi yönetim araçları, yetkili bir hesapla kullanıldığında bir fidye yazılımıyla aynı etkiyi yaratabiliyor. Pek çok şirkette ise yönetici yetkileri yıllar boyunca gözden geçirilmiyor, bu hesapların yaptığı işlemler de yeterince izlenmiyor. Yüzlerce kullanıcının şifresinin aynı anda değiştirilmesi gibi hareketler doğru araçlarla anında fark edilebilir. Yönetici hesaplarını korumak, şirketin iş sürekliliğini korumakla eş anlama geliyor.” dedi.
Alev Akkoyunlu, şirketlerin yönetici hesaplarını korumak için alması gereken 5 önlemi paylaşıyor:
1. Yönetici yetkilerini en az yetki ilkesine göre dağıtın. Etki alanı yöneticisi gibi geniş yetkili hesapları yalnızca bu yetkiye gerçekten ihtiyaç duyan kişilere verin. Sistem yöneticilerinin günlük işleri için kullandığı hesapları yönetici hesaplarından ayırın. Görev değişikliklerinde ve işten ayrılışlarda erişimleri vakit kaybetmeden güncelleyin, kullanılmayan ve sahibi belli olmayan hesapları kapatın. Tüm yönetici yetkilerini belirli aralıklarla denetleyin.
2. Yönetici hesaplarında çok faktörlü kimlik doğrulamayı zorunlu kılın. Ele geçirilen bir şifre, ek bir doğrulama adımı olmadığında saldırgana şirketin tüm altyapısına giden yolu açabilir. Yönetici hesaplarında ve uzak erişim bağlantılarında çok faktörlü kimlik doğrulamayı istisnasız uygulayın. Her yönetici hesabı için benzersiz ve güçlü şifreler kullanın, bu şifrelerin farklı sistemlerde tekrar kullanılmasının önüne geçin.
3.Yönetici hesaplarının hareketlerini sürekli izleyin. Toplu şifre sıfırlama, yönetici hesaplarında beklenmedik değişiklikler, mesai dışında açılan uzak masaüstü oturumları ve yeni oluşturulan zamanlanmış görevler bir saldırının erken işaretleri olabilir. Bu tür hareketler için otomatik uyarı mekanizmaları kurun ve uyarıların güvenlik ekibi tarafından vakit kaybetmeden incelenmesini sağlayın.
4. Kayıtları ve yedekleri yönetici hesaplarının ulaşamayacağı bir yerde tutun. Saldırganlar izlerini gizlemek için sistem kayıtlarını silmeye, kurtarmayı engellemek için de yedekleri hedef almaya çalışabilir. Yönetici işlemlerine ait kayıtları ilgili sistemlerin dışında ve değiştirilemeyecek şekilde merkezi olarak saklayın. Yedeklerinizi ise geniş yetkilere sahip bir hesabın dahi erişip silemeyeceği izole bir ortamda tutarak kurtarma yolunuzu güvence altına alın.
5. Altyapınızı davranış tabanlı bir güvenlik çözümüyle koruyun. Yetkili bir hesaptan yapılan zararlı işlemleri tespit etmek için yalnızca bilinen tehditleri tanıyan çözümler yeterli olmayabilir. Bitdefender GravityZone, uç nokta algılama ve yanıt (EDR) ile genişletilmiş algılama ve yanıt (XDR) yetenekleriyle kullanıcı ve sistem davranışlarındaki olağan dışı hareketleri tespit ederek şüpheli faaliyetlere hızla müdahale edilmesine yardımcı olur. Platformun PHASR özelliği ise kullanıcıların ihtiyaç duymadığı yönetim araçlarına erişimi kısıtlayarak saldırganların şirketin kendi araçlarını kullanma imkanını daraltır.
Türk mobilya sektörü İngiltere’ye 250 milyon dolar ihracat hedefi koydu
Türkiye’ye yıllık 4,6 milyar dolar döviz kazandıran, 3,5 milyar dolar dış ticaret fazlası veren Türk mobilya sektörü dünya genelinde mobilya ihracatında ilk 5 ülke arasında girme hedefine ulaşmak için İngiltere’de mobilya ithalatçıları, mimarlar ve tasarımcılarla bir araya geldi.
Türk mobilya sektörünün İngiltere pazarındaki payının artırılması ve yeni ticari iş birliklerinin geliştirilmesi amacıyla Ege Mobilya, Kâğıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği tarafından Ticaret Bakanlığı desteğiyle düzenlenen İngiltere Mobilya Sektörel Ticaret Heyeti, 6–10 Ekim 2026 tarihleri arasında Londra’da gerçekleştirildi.
Heyet kapsamında İngiltere’ye gelen 19 Türk mobilya ihracatçısı, 7 Ekim’de gerçekleştirilen ikili iş görüşmelerinde 30 İngiliz ithalatçı ve sektör profesyonelleriyle bir araya geldi. Gün boyunca gerçekleştirilen B2B görüşmelerinin ardından Türk üreticiler, akşam düzenlenen Mimar ve İç Mimarlarla İş Ağı Buluşması ve Çalışma Yemeği kapsamında İngiltere’nin mimarlık, iç mimarlık ve tasarım dünyasının temsilcileriyle buluştu.
Heyette; ev mobilyasından ofis mobilyasına, masa ve sandalyeden bahçe mobilyalarına, mutfak ve banyo mobilyalarından proje ve kontrat mobilyalarına kadar geniş bir üretim kabiliyetinin temsil edildiği bilgisini veren Ege Mobilya Kağıt ve Ormar Ürünleri İhracatçıları Birliği Başkanı Ali Fuat Gürle, Alparla, Ananas Design + Crafts, Çağın, Decosit, Dekorister, Demarforge, Dovi, Ena Contract Furniture, Ersa, Goldsit, Madeş, Mediterani, Offi, Renazzo, Sandalyeci, Tevalli, Vera, Work Concept ve Zivella markalarının Türkiye’nin mobilya ihracatını artırmak için mesai verdiklerini dile getirdi.
Heyetin ilk durağı Independent Hotel Show London oldu
İngiltere Mobilya Sektörel Ticaret Heyeti’nin ilk gününde Türk mobilya ihracatçıları, Olympia London’da düzenlenen Independent Hotel Show London’ı ziyaret ettiğini dillendiren Gürle, “Heyet kapsamında fuar yönetimiyle de bir araya gelinerek organizasyonun yapısı, ziyaretçi profili ve olası iş birliği imkânları hakkında bilgi alındı. Bu yıl 15’inci kez düzenlenen fuarın özellikle bağımsız ve lüks butik otellerin ihtiyaçlarına yönelik ürün ve çözümleri bir araya getirdiği; ziyaretçi profilinde otel sahipleri ve satın alma süreçlerinde karar verici konumda bulunan sektör profesyonellerinin öne çıktığı aktarıldı. Londra’nın yanı sıra Münih, Miami ve Amsterdam’da da düzenlenen Independent Hotel Show’da Türk firmaları, otelcilik sektörüne yönelik ürün ve çözümleri inceleme ve sektör profesyonelleriyle temas kurma fırsatı buldu. 2025 yılında İngiltere’ye Türkiye’nin mobilya ihracatı 156 milyon dolardı. Hedefimiz pazarlama faaliyetleriyle İngiltere’ye ihracatımızı 250 milyon dolara taşımak. Ancak bizim için rakam kadar ihracatın niteliği de önemli. Daha fazla tasarım, daha fazla proje, daha fazla marka ve daha yüksek katma değer istiyoruz. Fiyat üzerinden rekabet eden bir tedarikçi olmanın ötesine geçerek; tasarım, kalite, özelleştirme, hızlı ve esnek üretim ile proje yönetimi kabiliyetlerimizi öne çıkarmamız gerekiyor. İngiltere’de gerçekleştirdiğimiz temaslarda Türk mobilya sektörünün bu alanlarda önemli fırsatlara sahip olduğunu bir kez daha gördük” şeklinde konuştu.
Londra’daki görüşmelerde firmaların ürün grupları ve üretim altyapılarının yanı sıra özel üretim, proje ve kontrat mobilyası alanındaki kabiliyetlerini tanıttıklarını vurgulayan Ege Mobilya, Kâğıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği Başkan Yardımcısı Hikmet Güngör, İngiltere’nin Türk mobilya sektörü açısından stratejik pazarlardan biri olduğunu kaydetti.
Şirket bilançolarında kısa vadeli alacakların payı yükseliyor: Yıl sonu tahsilat yönetimi öne çıkıyor
Octet Türkiye: Satış kadar tahsilatın zamanı da finans yönetiminde kritik
TCMB-TÜİK Sektör Bilançoları 2026 çalışmasında yer alan 2023-2025 yılları baz alınarak yapılan hesaplamaya göre, kısa vadeli alacakların şirketlerin toplam aktifleri içindeki payı 2023’te yüzde 17 seviyesindeyken 2025’te yüzde 20,5’e yükseldi. Şirketler yılın son çeyreğinde yeni dönem bütçelerini hazırlarken açık alacakların zamanında nakde dönüşmesi de finans yönetiminin önemli başlıklarından biri haline geliyor. Octet Türkiye CEO’su Derya Ekemen Fidan, yıl sonuna yaklaşırken şirketlerin tahsilat takvimlerini daha yakından yönetmesinin önemine dikkat çekiyor.
Şirketler 2026’nın son çeyreğine girerken yeni dönem bütçe ve nakit akışı planlarını hazırlıyor; yıl içinde oluşan açık alacaklarını, cari hesaplarını ve tahsilat takvimlerini gözden geçiriyor. Özellikle vadelerin yeni yıla uzandığı işlemlerde satışın gerçekleşmiş olması tek başına yeterli olmuyor; satışın ne zaman tahsilata dönüşeceği de şirketlerin finansal planlamasında belirleyici hale geliyor.
TCMB ve TÜİK iş birliğiyle hazırlanan Sektör Bilançoları 2026 çalışmasında yer alan 2023-2025 yıllarına ait veriler de alacak yönetiminin şirket bilançolarındaki ağırlığına işaret ediyor. Verilerden yapılan hesaplamaya göre, kısa vadeli alacakların toplam aktifler içindeki payı 2023-2025 döneminde 3,5 puan artarak yüzde 20,5’e ulaştı. Bu görünüm, şirketlerin satış performansının yanı sıra alacaklarını hangi vadede tahsil edebildiğinin de yıl sonu finansal tabloların durumu açısından finans yönetiminde dikkate alınması gereken başlıklardan biri olduğunu ortaya koyuyor.
Tahsilatın zamanlaması finansal planlamanın önemli bir parçası
Yıl sonuna yaklaşırken açık alacakların yönetiminin şirketlerin yeni döneme hazırlığında öne çıktığını belirten Octet Türkiye CEO’su Derya Ekemen Fidan, şu değerlendirmede bulundu: “Yıl sonu, şirketlerin gerçekleşen satışlarıyla birlikte bu satışlardan doğan alacakların ne kadarının nakde dönüştüğünü de değerlendirdiği bir dönem. Açık alacakların yeni döneme taşınması, yıl sonu finansal tabloların yönetimine ek olarak bütçe ve nakit akışı planlamasında dikkate alınması gereken önemli bir unsur. Bu nedenle finans ekiplerinin tahsilat takvimlerini görünür biçimde yönetebilmesi, farklı tahsilat kanallarını değerlendirmesi ve önümüzdeki dönemin nakit planını buna göre oluşturması önem kazanıyor.”
Vadeler yeni yıla sarkabiliyor
Vadeli çalışan firmalarda tahsilat süreleri sektöre ve ticari koşullara göre 1 yıla kadar uzanabiliyor; 60, 90 günlük vadeler artık neredeyse peşin olarak anılıyor. Bu durum özellikle yılın son aylarında yapılan satışlardan doğan alacakların takip eden yıla sarkmasına neden olabiliyor.
Octet Sanal POS kullanan şirketler, bankalarla ayrı ayrı anlaşma yapmadan kredi kartıyla tahsilat yapabiliyor ve alıcılarına kartın sunduğu koşullar çerçevesinde tek çekim veya taksitli ödeme seçenekleri sunabiliyor. Alıcının kredi kartıyla yaptığı ödeme, Octet tarafından ertesi iş günü satıcının banka hesabına aktarılıyor. Yıl sonu cari hesap mutabakatı döneminde şirketler, müşterilerine SMS veya e-posta üzerinden tahsilat linki gönderebiliyor; bayi ağlarındaki borç ve tahsilat süreçlerini de Octet Platformu üzerinden merkezi olarak takip edebiliyor.
Vadeli satışlarda Sanal POS’un yıl sonu tahsilat yönetimine sağlayabileceği katkıya değinen Derya Ekemen Fidan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Firmaların çalışma modellerine göre tahsilatlar 1 yıla kadar uzanabiliyor. Bu da yılın son aylarında gerçekleşen bazı satışların tahsilatının bir sonraki yıla kalması anlamına geliyor. Sanal POS burada farklı bir seçenek sunuyor. Alıcı, kredi kartıyla ödeme yapmayı tercih ederek kendi ödeme planını kartının sunduğu imkanlar dahilinde taksitlendirebilirken, satıcı tahsilatını ertesi iş günü alabiliyor. Böylece henüz vadesi gelmemiş veya tahsilatı yeni yıla sarkan bir alacak, tarafların tercihine bağlı olarak yıl bitmeden nakde dönüşebiliyor. Bu imkan, şirketlerin açık hesaplarını azaltmasına ve yıl sonu nakit akışını daha etkin yönetmesine katkı sağlıyor.”
AWS’ten Yeni Yapay Zekâ Raporu: Çok Harcayan Değil, Doğru Yöneten Kazanıyor
Amazon Web Services’in (AWS) 27 ülke ve 23 sektörden liderlerin katılımıyla hazırladığı kapsamlı “Reimagine: Turning AI Into Value” raporu, yapay zekâ yatırımlarında başarının sırrının daha fazla teknoloji veya bütçede değil, organizasyonel tasarımın, ölçüm metriklerinin ve insan yeteneklerinin yeniden yapılandırılmasında yattığını ortaya koyuyor.
Amazon Web Services (AWS), yapay zekânın değere dönüştürülmesini ele alan “Reimagine: Turning AI Into Value” başlıklı raporunu yayınladı. Rapor, yöneticilerin en sık sorduğu iki temel soru olan “Lider kuruluşlar yapay zekâyı işler hale getirmek için gerçekten ne yapıyor?” ve “Amazon bu formülü başarıyla çözebildi mi?”ye odaklandı. Her iki sorunun temelinde yapay zekâdan somut değer üretmeyi başaran kuruluşları, başaramayanlardan ayıran şeyin ne olduğu yatıyor.
Raporun temel bulgularına göre yapay zekâdan en fazla değeri elde eden kuruluşlar en fazla yapay zekâ servisine, uygulamasına sahip olanlar değil. Bunu, yapay zekâyla birlikte yönetim, ölçüm ve organizasyon uygulamalarını yeniden tasarlayarak yapıyorlar. Rapora göre yöneticilerin üçte ikisi, değerin önündeki temel engelin teknolojinin kendisi değil, organizasyonel tasarımın olduğuna işaret ediyor. Rapor, kuruluşların daha fazla yapay zekâya değil, halihazırda sahip oldukları için daha iyi bir oyun planına ihtiyaçları olduğunu ortaya koyarak tam da bunu sunmaya odaklanıyor ve her bölümde liderlerin hemen alabileceği, spesifik aksiyonlar bulunuyor.
Kuruluşlar adaptasyonu değil, değeri ölçmeli
Raporun temel bulguları arasında yapay zekânın değerinin yalnızca benimseme oranları veya zaman tasarrufu, ne kadar kod yazıldığı, kaç kullanıcının kaç oturum açtığı gibi metrikler yerine somut iş sonuçları üzerinden değerlendirilmesi gerektiği yer alıyor. Yapay zekâdan değer elde etmede başarılı olan liderler, en baştan net başarı eşiklerini belirliyor ve bunları hızlı kararlar almak için kullanıyor. Bu süreçte işe yarayanları ölçeklendiriyor, fayda sağlamayanları ise durduruyorlar. BMW CIO’su Franz Decker, beklenen değeri göremediklerinde girişimleri erken aşamada durdurduklarını ve kaynakları başka yere yönlendirdiklerini belirtiyor.
Rapora göre, yapay zekâyı etkili bir şekilde ölçmek için öncü kuruluşlar, verimlilik kazanımlarını kalite dengeleyicileriyle eşleştirerek yaygın ölçüm tuzaklarından kaçınmalı. Destek verimliliğinden kod hacmi ve finansal performansa kadar pek çok alanı kalite metrikleriyle dengeleyen liderler, statik etkinlik sayımlarından dinamik, sonuç odaklı metriklere geçerek yapay zekâ girişimlerinin gerçek kurumsal değer üretmesini sağlıyor.
En çok değeri elde edenler en çok parayı harcayanlar değil
Rapor, yapay zekâdan değer elde edenlerin daha fazla para harcayanlar değil, harcamaya karşılık ne elde ettiklerini açıklayabilenler olduğunu gösteriyor. Kuruluşların yapay zekâyı kontrolsüz bir harcama olarak ele almaktan vazgeçip, yönetilen bir yatırım olarak ele alması gerektiği vurgulanıyor. Yapay zekâya yönelik iş yükleri, yerleşik kullanım tabanlarından yoksun olması ve öngörülemeyen değişken maliyetler içermesi nedeniyle geleneksel bütçeleme tahminlerine meydan okuduğundan görünmez bütçe aşmalarıyla karşılaşma riski taşıyor. Öncü işletmeler doğrudan iş sonuçlarına bağlı ayrıntılı maliyet görünürlüğü oluşturarak, yetenek ile maliyeti dengelemek için akıllı model yönlendirmesi uygulayarak ve finansal sorumluluğu doğrudan değer sağlayan iş birimlerine vererek bu durumun önüne geçiyor.
Raporda örnek olarak yer alan AT&T, günde 27 milyar token işliyor ve yapay zekâya harcanan her 1 dolar karşılığında serbest nakit akışı olarak 5 dolardan fazla geri dönüş sağlıyor. Her kullanım durumu ölçülebilir bir iş sonucuna bağlı ancak çoğu kuruluş bu bağlantıyı kuramıyor.
Yapay zekâ ile hangi yeteneklerin önemli olduğu değişiyor
Rapor, “yapay zekâ artık insanlara kritik becerileri öğreten giriş seviyesi işleri ele alıyorsa, kuruluşlar yeni nesil yetenekleri şimdi nasıl eğitiyor?” sorusunu soruyor. Öncelik verilmesi gereken beş kalıcı insan becerisini ise öğrenme çevikliği, problemi çerçeveleme, muhakeme, sistem düşüncesi ve merak olarak belirliyor.
Yapay zekâ süreçleri giderek daha fazla otomatikleştirdikçe, kuruluşların başarısı iş gücü yeteneklerini işi “gerçekleştirmekten” işe “rehberlik etmeye” kaydırmaya bağlı. Rutin görevleri yapay zekâ üstlendiği için kuruluşlar geleneksel sınıf içi eğitimlerin çözemediği kritik bir yetenek geliştirme açığıyla karşı karşıya kalıyor. Öncü kuruluşlar, gerçek ve uzun vadeli yetkinlik oluşturmak için “komut mühendisliği” gibi ömrü kısa yeteneklerden uzaklaşarak, öncelik verilmesi gereken beş kalıcı insan becerisine odaklanıyor. Bu konuda başarılı olan kuruluşlar, çalışanlarının manuel uygulamadan kritik incelemeye, problem tanımlamaya ve mimari denetime geçeceği şekilde iş süreçlerini yeniden tasarlıyor.
Reimagine raporu, kurumsal benimsemenin kritik boyutlarını inceliyor
Raporun sonuçları için eski Bilgi İşlem Direktörlerinden (CIO), Teknoloji Direktörlerinden (CTO), İcra Kurulu Başkanlarından (CEO), Finans Direktörlerinden (CFO) ve hem özel sektörden hem de kamudan diğer kıdemli liderlerden oluşan bir AWS Kurum İçi Yönetici (Executive-in-Residence) ekibi, bir yıl süren bir araştırma gerçekleştirdi. Bu kapsamlı proje, 27 ülke ve 23 sektörden 154 liderle dokuz ay süren yoğun mülakatları içeriyordu. Katılımcı havuzunda ölçekli olarak yapay zekâ uygulayan 128 kurumsal yönetici, 23 kıdemli Amazon lideri ve büyük ölçekli teknolojik değişimleri kuruluşların nasıl benimsediği konusunda uzmanlaşmış 3 akademik araştırmacı yer aldı.
10 kapsamlı bölümden oluşan “Reimagine: Turning AI Into Value” raporu, kurumsal benimsemenin kritik boyutlarını ele alıyor:
Finansman Çevikliği: Başarılı yapay zekâ girişimleri ölçeklendikçe, işletme talebi mevcut kurumsal finansmanı hızla geride bırakıyor. Bu durum, geleneksel yıllık bütçeleme ve önceliklendirme döngülerinin yetersizliğini gözler önüne seriyor.
Tescilli Veri Avantajı: Temel yapay zekâ modellerine herkesin erişebilmesi nedeniyle, gerçeğe dayalı rekabet avantajı tamamen tescilli dahili verilere ve sistemlerin okuyabileceği hiçbir yerde yazılı olmayan, kodlanmamış kurumsal insan bilgisine dayanıyor.
Değişken Maliyet Tahmini: Öngörülebilir yazılım lisans modellerinin aksine, yapay zekâ operasyonel harcamaları doğrudan kullanım yoğunluğuyla ölçekleniyor. Bu da finansal tahmini karmaşıklaştırarak çeyreklik incelemelere kadar bütçe görünürlüğünün anlaşılmasını zorlaştırıyor.
İş Gücünde Yetenek Dönüşümleri: Belirli mesleki yeteneklerde uzmanlaşmak için onlarca yılını harcayan çalışanlar, geleneksel teknik becerilerin geçerliliğini yitirmesiyle birlikte hızla değişen yetkinlik gereksinimleriyle karşı karşıya.
Yayınlanan bulgular Amazon’un da bu kurumsal engellerden muaf olmadığını doğruluyor. Amazon liderleri, raporun her bölümünde yer alan başarı ve başarısızlık hikayeleriyle birlikte, dış katılımcılarla birebir aynı soruları yanıtladı ve aynı operasyonel zorluklarla karşılaştı.
ScaleX Ventures, Teknolojiye Yön Veren Girişimcileri ve İş Dünyasını İstanbul Modern’de Bir Araya Getirdi
ScaleX Ventures’ın “Before the Bridge” buluşması, Türkiye’den ve dünyadan girişimcileri, yatırımcıları ve iş dünyası liderlerini İstanbul Modern’de buluşturdu. Periodic Labs Kurucu Ortağı ve Eş CEO’su Ekin Doğuş Çubuk, Insider Kurucu Ortağı ve CEO’su Hande Çilingir ile uluslararası yatırım dünyasından isimlerin katıldığı etkinlikte bilimsel keşif, sermayenin yönü ve küresel şirketler inşa etmenin dinamikleri ele alındı.
12 Ekim’de Istanbul Slush’D haftasının açılışında gerçekleşen buluşma için İstanbul Modern, ziyarete kapalı olduğu pazartesi günü kapılarını ScaleX Ventures’ın davetlilerine açtı. Etkinlik, sahnedeki sohbetlerin yanı sıra girişimciler, yatırımcılar ve iş dünyası liderleri arasında yeni ilişkiler ve iş birliklerine alan sağladı.
Etkinlik, ScaleX Ventures Kurucusu ve Yönetici Ortağı Dilek Dayınlarlı’nın teknolojinin dünü, bugünü ve yarını üzerine açılış konuşmasıyla başladı.
Bilimsel keşiften küresel şirketler inşa etmeye
ScaleX Ventures’ın yatırım yaptığı şirketlerden Periodic Labs’in Kurucu Ortağı ve Eş CEO’su Ekin Doğuş Çubuk, Dilek Dayınlarlı ile gerçekleştirdiği sohbette yapay zekânın bilimsel keşif süreçlerini dönüştürme potansiyelini ele aldı. Sohbet, yapay zekânın mevcut süreçleri hızlandırmanın ötesinde bilimsel araştırmalarda ve yeni bilgi üretiminde üstlenebileceği role odaklandı.
Ekin Doğuş Çubuk; “Bugün bu modeller birçok konuda insanlar kadar iyi değil. Özellikle bilimsel keşifte ya da daha önce hiç yapılmamış şeyleri yapmakta başarılı değiller. Bilimsel keşif, tanım gereği daha önce eğitilmediğiniz şeylerdir” dedi. Periodic Labs’in hedefini ise “Kimya ve malzeme biliminin en büyük sorunu, istediğimiz şeyleri üretmekte pek iyi olmamamız. Laboratuvarımızdaki en büyük hedefimiz, bunu bilinçli bir şekilde yapmanın yolunu bulmak” sözleriyle anlattı.
“Where Does the Next Dollar Go?” başlıklı oturumda Aspire11 Kurucusu Pavel Mucha, IFC’nin Orta Doğu ve Pakistan VC yatırımları ve fonlarından sorumlu Bölgesel Lideri Anissa Kanoun ve Cusp Capital Genel Ortağı Jan Sessenhausen, ScaleX Ventures’tan Şafak Tüfekçi moderatörlüğünde buluştu. Farklı yatırımcı perspektiflerini bir araya getiren oturumda küresel sermayenin yönü, uzun vadeli yatırım kararları ve yeni fırsat alanları konuşuldu.
Mucha, “Girişim sermayesinde büyüme aşamasında en büyük risk faktörünün fonun yatırım yaptığı dönem, yani ‘vintage’ olduğuna inanıyoruz. Hangisinin harika çıkacağını bilemezsiniz, bu yüzden her dönemde içinde olmak istersiniz” dedi. Kanoun ise “Yapay zekâ, yaratmayı ucuzlattı. Artık soru, şirketinizin yapay zekâ kullanıp kullanmadığı değil; müşterilerinize, iş akışınıza ve verinize sahip olup olmadığınız” diyerek yatırımcıların startup değerlendirmesindeki yeni ölçütlere dikkat çekti. Sessenhausen ise “Yıllar içinde öğrendiğim bir şey var: Para toplamakla girişimcilik başarısı arasında doğrudan bir bağ yok. Çok para toplayıp batan şirketler de gördük, az para toplayıp çok başarılı olanlar da” ifadelerini kullandı.
Endeavor Türkiye Genel Müdürü Aslı Kurul Türkmen’in moderatörlüğündeki “300 Fresh Starts” kapanış sohbetinde ise Insider Kurucu Ortağı ve CEO’su Hande Çilingir, küresel bir şirket inşa etme deneyimini paylaştı. Farklı pazarlarda büyümek, yeniden başlamak ve bu süreçte liderliğin rolü sohbetin öne çıkan başlıkları arasında yer aldı.
Hande Çilingir; “Misyonumuz, Türkiye’den efsanevi bir şey inşa etmek ve çığır açan ürün şirketlerinin Silikon Vadisi’nin dışından da çıkabileceğini tüm dünyaya göstermek” dedi. Yapay zekâ çağında kalıcı olan değerlere de değinen Çilingir, “Kurmak hiç bu kadar ucuz ve hızlı olmamıştı. Peki bu çağda kalıcı olan ne? Zevk, muhakeme ve misyon. İnancınız varsa çevrenizdekiler bunu hisseder; duygular bulaşıcıdır. Yapay zekâ çağında en büyük farkınız bu olacak” ifadelerini kullandı.
Dünyanın Dört Bir Yanından ScaleX Portföyü Girişimcileri İstanbul’da Buluştu
Etkinliğe ScaleX Ventures’ın yatırım yaptığı Meditopia, IronBee, Finch, Icosa Computing, Herm, Buluttan, Folio AI ve Figopara’nın kurucu ve yöneticileri de katıldı. Farklı teknoloji alanlarında şirketler geliştiren portföy temsilcileri, uluslararası yatırımcılar ve iş dünyası liderleriyle deneyimlerini paylaşma ve yeni iş birliği olanaklarını değerlendirme fırsatı buldu.
Before the Bridge, ScaleX Ventures’ın desteklediği girişimcileri, yatırımcıları ve iş ortaklarını aynı ortamda buluşturdu. Teknoloji geliştiren ekiplerle sermaye ve iş dünyası arasındaki bağları güçlendirmeyi amaçlayan etkinlik, ScaleX Ventures’ın “Built for what’s next” yaklaşımını bu şirketleri kuran ve büyüten girişimcilerin deneyimleri üzerinden yansıttı.
Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi, Eylül 2026
Tarım ürünleri üretici fiyat endeksi (Tarım-ÜFE) yıllık %12,93 arttı, aylık %1,99 azaldı
Tarım-ÜFE’de (2020=100), 2026 yılı Eylül ayında bir önceki aya göre %1,99 azalış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %7,03 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %12,93 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %30,64 artış gerçekleşti.
Sektörlerde bir önceki aya göre, tarım ve avcılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde %1,66 azalış, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde %2,75 azalış ve balık ve diğer balıkçılık ürünleri; su ürünleri; balıkçılık için destekleyici hizmetlerde %9,93 azalış gerçekleşti. Ana gruplarda bir önceki aya göre, tek yıllık (uzun ömürlü olmayan) bitkisel ürünlerde %0,03 artış, çok yıllık (uzun ömürlü) bitkisel ürünlerde %8,37 azalış ve canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde %1,00 artış gerçekleşti.
Yıllık değişimin en yüksek olduğu alt grup %61,07 artış ile sebze ve kavun-karpuz, kök ve yumrular, aylık değişimin en yüksek olduğu alt grup %14,69 azalış ile tropikal ve subtropikal meyveler oldu.
YASED: Yılın İlk 8 Ayında Türkiye’ye 6,8 Milyar Dolar Değerinde Uluslararası Doğrudan Yatırım Geldi
Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 13 Ekim 2026’da paylaştığı Ödemeler Dengesi İstatistiklerinden derleyerek hazırladığı “Rakamlarla Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Bültenine” göre, 2026 yılının Ağustos ayında, Türkiye’ye 719 milyon dolarlık Uluslararası Doğrudan Yatırım (UDY) girişi gerçekleşti.
13 Ekim 2026’da paylaşılan güncel resmi verilere göre, 2026 yılının Ağustos ayında, Türkiye’ye, 719 milyon dolar değerinde UDY girişi gerçekleşti.
Güncel bu istatistikle beraber, yılın ilk 8 ayında Türkiye’ye gelen toplam UDY miktarı, 6,8 milyar dolara ulaştı. Yılın ilk 8 ayında 2025’in aynı dönemine kıyasla yüzde 35’lik bir düşüş kaydedilirken 2003 yılından itibaren Türkiye’ye gelen UDY girişlerinin toplam değeri ise 295 milyar doları aştı.
Ağustos ayında gerçekleşen toplam UDY girişi 719 milyon dolar olarak hesaplanırken bu yatırımların 596 milyon doları yatırım sermayesi şeklindeydi. Ağustos ayındaki toplam UDY’nin 244 milyon doları yabancı uyruklulara gayrimenkul satışı yoluyla kaydedildi. Aynı ay içerisinde yatırım tasfiyelerinin 20 milyon dolar ve borçlanma araçlarının 101 milyon dolar değerinde aşağı yöndeki etkisiyle, Ağustos ayındaki toplam UDY girişi 719 milyon dolar oldu.
En fazla yatırım bilgi ve iletişim ile kimya sektöründe gerçekleşti
2026 yılının Ağustos ayı içerisinde gerçekleşen 596 milyon dolar değerindeki yatırım sermayesi girişlerinde, 269 milyon dolarlık yatırım girişi ile bilgi ve iletişim, yüzde 45’lik bir pay aldı. Kimyasalların, kimyasal ürünlerin ve temel eczacılık ürünleri ile malzemelerinin imalatı yüzde 24’lük payıyla geçmiş kümülatif performansının üzerinde bir performans sergileyerek aynı ay içerisinde gerçekleşen yatırım sermayesi girişlerinde öne çıkan diğer sektör oldu.
Yılın ilk 8 ayının toplamı değerlendirildiğinde ise en fazla yatırıma kaynak oluşturan sektörler; 1,1 milyar dolarlık yatırım girişi ile toptan ve perakende ticaret, 799 milyon dolarlık yatırım ile bilgi ve iletişim, 472 milyon dolar ile kimyasalların imalatı, 469 milyon dolar ile finansal hizmetler olarak listelendi.
Ağustos ayında en fazla uluslararası yatırım Kazakistan, ABD, Hollanda ve Almanya’dan geldi
2003-2025 dönemi toplamında yüzde 59’luk pay sahibi olan Avrupa Birliği (AB-27) ülkeleri 2026’in 8’inci ayında yüzde 39’luk bir pay aldı. Ağustos 2026’da ülkeler özelinde, Kazakistan yüzde 33 ile en büyük paya sahip olurken, onu yüzde 22 ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD), yüzde 19 ile Hollanda, yüzde 13 ile Almanya ve yüzde 4 ile İspanya takip etti.
Yılın ilk 8 ayının toplamı değerlendirildiğinde ise en fazla yatırıma kaynak oluşturan ülkeler 1,2 milyar dolar ile Almanya, 1 milyar dolar ile Hollanda, 715 milyon dolar ile ABD, 440 milyon dolar ile Birleşik Krallık (BK), 378 milyon dolar ile Birleşik Arap Emirlikleri olarak sıralandı.
📢 Haberle İlgili Bildirim & Paylaşım
Haberi WhatsApp'ta paylaşabilir, düzeltme bildirebilir, ihbar gönderebilir veya yeni haber paylaşabilirsiniz.






